Haber Ara

Milyonlarca haber arasında ara

'Mükellef', Altın Portakal'da 'en iyi belgesel': Madencinin sesi

Arda Sarıgün'ün yönetmenliğini yaptığı "Mükellef", 63'üncü Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali'nin "ulusal belgesel film kategorisi"nde "en iyi belgesel" ödülüne değer görüldü. Madencinin sesi, Antalya'dan "Mükellef" ile duyuldu.

Gündem Site Yöneticisi 9 okuma Okuma Süresi: 5 dk
'Mükellef', Altın Portakal'da 'en iyi belgesel': Madencinin sesi
Paylaş:
N

Türkiye’nin ilk kömür havzası Zonguldak’ta, 176 yıllık madencilik tarihinden bugüne kalan izlerin peşinden giden belgesel, zorunlu çalıştırma yasalarından 1991 Büyük Madenci Yürüyüşü’ne, terk edilmiş işçi kasabalarından bugün yeraltında çalışan madencilere uzanıyor. Ocaktan sofraya, facialardan dayanışmaya uzanan bir yolculuğun yansıması... Belgeselde, madencilerin yaşadığı tehlikeler yok; şakaları var, birbirleriyle olan ilişkileri var, hayalleri var,  yorgunlukları var, korkuları var... 

Sarıgün ile, "Mükellef"i konuştuk.

-Belgeselin esin kaynağı neydi? 

Soma faciası sonrası benim de duyarlı tüm yurttaşlar gibi yaşadığım tarifsiz kederdi. Bu kederi, işçiler adına yapılacak bir filmle sağaltmak, bir söze, bir ifadeye dönüştürmek istedim. Bir de Zonguldaklı olduğum için zihnimde takıntılı bir şekilde dönüp duran, Grup Yorum’un “Madenciden” şarkısındaki dizeler vardı: “Yıllar boyu kazma salladım suskunca bu zindanda, çocuklarım gülsün diye. Oysa bizim evde gülen yok.”

Bu dizeler bana hep çok sert ve hüzünlü gelmiştir. Zonguldak’ın kasvetini doğrudan ifade ederler. Beni ve Zonguldaklı yakın arkadaşım Mehmet Erkmen’i madenciyi anlatan bir film yapmaya teşvik eden, bütün bu duygulardı.

-Neden "Mükellef"?

“Mükellefiyet”, Türkiye tarihinin çok ağır bir gerçeğinin adı. Hem 1867-1921 hem de 1940-1947 yılları arasında uygulanan bu sistem, madenlerde çok ağır şartlarda çalışmaya razı olmayan Zonguldak köylüsünü, eli silah tutan her erkeği, askerlik hizmeti yerine yer altında çalışmaya mahkûm ediyor.

Bu sistem, bütün coğrafyayı fiziksel olarak hasta ettiği gibi köylüyü de giderek madene bağımlı hâle getiriyor. Erkekler, çocuklarıyla birlikte altı ay boyunca ağır şartlarda madende çalışıyor; emeklerinin karşılığını çoğu zaman para yerine erzak olarak alıyor. Erzağı 15 kilometre uzaktaki köylerine götüremedikleri için ocak yakınındaki tefecilere değerinin yarısına satıp paraya çeviriyorlar. Kadınlar toprağın başında kalıyor. Toprak sahibi oldukları için aileler vergi vermek zorunda; devlet ise bu vergiyi nakit istiyor. Böylelikle köylü gittikçe topraksızlaşıyor ve madene tamamen bağımlı hâle getiriliyor.

Filmimize “Mükellef” adını, bütün bu ağır mülksüzleştirme sürecinin mirasını, madenden başka bir varoluş tanınmayan Zonguldak maden işçisi üzerinden çok iyi ifade ettiği için uygun gördük. Film tarihsel süreci anlatmıyor ama o tarihin ağırlığı üzerinden günümüz madencilerinin çıkışsızlığına bakmayı deniyor.

-Nasıl çıktı ortaya? Ne zaman başladınız?

Belgesel aslında iki yıl önce film senaryosu için araştırma yapmak adına Zonguldak havzasına gitmemizle başladı. Sendikacılar mühendislerle konuştuk. Terk edilmiş maden sahalarında ufak ufak çekimler yapmaya başladım. Demir, pas ormanın yuttuğu taş konutlar. O bırakılmışlık hissi. Gerçekleşmeyen hayaller... Annemle Zonguldak'ta dolaşırken yakın zamanda şunu demişti: “Şehirler yorulur mu? Bak şehirler de yoruluyor. Eskimek gibi değil.” Sonra belgeselde kullandığımız şu metin ortaya çıktı önce: "Maden şehirleri imal edilirler. Maden şehirleri kömür bitince oldukları gibi bırakılır. Sökülmezler bile. 120 senelik çelik paslanır. Orman eski taş binaları yutar. Yıkık evler ve gerçekleşmemiş bir imkân olarak; mutlu işçi kasabasının hayaleti kalır…"

Ama film tabiki bu soyutlukta kalmadı, madene indikçe madencilerle aynı sofraya oturup vakit geçirince madenin ve madencinin hiç bir şiirsel ve soyut ifadeye ihtiyaç duymadan dürüstçe kendi hakikatını ifade edebildiğini farkettik. Bizim tüm çabalarımızdan daha çabasız. Sonra kameranın bakışını madencinin bakışına eşlemeye çalıştım. Belgeseli; belgeleme soğukluğundan ziyade işçinin kendini ifade etmesinin veya onun görme biçiminin nesnesi haline getirme gayreti. Çekimleri sadece iki kişi yaptığımız ve iddasız bir fotoğraf makinesi kullandığımız için de o samimiyet ilişkisini kurabildiğimizi düşünüyorum.

-Madene de girmişsiniz. Sizin için zor olmadı mı?

Oldu tabii. Madenlere inmek çok zor. Islak, dik ve alçak galerilerden geçerek kömürün çıkarıldığı alanlara ulaşıyorsunuz. İçerisi çok sıkışık ve kasvetli. İnsana kendi varlığını kuvvetli bir şekilde dayatan fiziksel bir alan burası. Girerken ve çıkarken hepimiz iki üç defa düştük sanırım.

-Peki madeni yönetenler size zorluk çıkardı mı?

Özel madenlere, yerel tanıdıklarımız Okan İbik ve Şen Tatar aracılığıyla gittik. Onlar olmasaydı o kadar rahat çekim yapamazdık. Türkiye Taşkömürü Kurumu bünyesindeki madenlerde ocağa inemiyorsunuz zaten; farklı ekipman kullanmanız gerekiyor. Yer üstü sahasında çekim yapabilmek için Enerji Bakanlığı'ndan bir yıl boyunca izin almaya çalıştık ama kurumsal bir izin alamadık.

-Altın Portakal'da ödül almak size ne hissettirdi?

Türkiye sinemasının en ışıltılı vitrinlerinden biri olan Antalya’da, jüri üyelerinin şu gerekçesini dinlemek bizi çok duygulandırdı:

“Yüzyıllardır karanlığa mahkûm edilmiş ve sıkışmış bir dünyanın atmosferini dostluk, dayanışma ve ortak hafıza üzerinden kuran yönetmen, yaşanılan acıların ve kayıpların işin fıtratından değil, önlenebilir ihmallerden kaynaklandığını gerçekçi sinema diliyle aktarmış. Belgesel, sinemanın tanıklık etme, sorgulama ve dönüştürme gücünü etkileyici bir görsel anlatımla buluştururken, bütün kayıplara rağmen aydınlık yarınlara duyulan inancı korumayı başarıyor. Emeğin, dayanışmanın ve umudun sinemadaki güçlü karşılığı olarak…”

Filmin anlatısının, taşıdığı duygusal yükün ve sonunda önerdiğimiz dayanışma fikrinin başka insanlara bu kadar net ve samimi bir biçimde sirayet etmesi, daha ödülü almak için sahneye çıkmadan bizi tarifsiz bir duygu iklimine soktu. Benim için bu ödülü, sinemada son dönemde görmekte epey zorlandığımız Türkiye işçi sınıfı adına almak çok anlamlıydı.

-Belgeselde kadınlara özel bir yer de ayrılmış. Bu tercihin sebebi neydi?

Danışmanım, yazar Muzaffer Oruçoğlu, bu konuda beni uyardı. Zonguldak maden tarihi üzerine "Grizu" adlı dört ciltlik bir kitabı var. Hatta onun sinema uyarlaması üzerinde çalışıyoruz.

Madenlerde acı genellikle erkekler üzerinden tanımlanıyor. Oysa hem toprağın başında kalan hem de ölüm acısıyla sınanıp tek başına hayatta kalmaya çalışan hep kadınlar. Kadınlar, dirayetleri ve sebatlarıyla hem erkekleri hayatta tutuyor hem de insanın toprakla ilişkisini onarmaya gayret ediyor. Tüm Türkiye’de olduğu gibi Zonguldak’ta da kadınların görünür ve görünmez emeği, kapitalizmin kendini inşa edebilmesi için gereken bakımın maliyetini karşılıyor. O yüzden kadınlar olmasaydı belgesel yavan kalırdı.

HABER BİLGİSİ
Kaynak: MansetNet
Yorumlar
0 yorum
Yorumlarınız editör onayından sonra yayına alınır.
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.
8 gollü maçta Fenerbahçe U19, Liverpool'a direnemedi
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
8 gollü maçta Fenerbahçe U19, Liverpool'a direnemedi
Büyütülmüş görsel
WhatsApp
İhbar Hattı